2 Aralık 2017 Cumartesi

Yahya Kemal Beyatlı*

"Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik..."


İstanbul’a gidecek olan Yahya Kemal Ekspresi hareket etmek üzeredir. Yolcularımızın yerlerine geçmesi rica olunur.”  Bir dergi aldım ve trene geçtim. Dergide gözüme çarpan ilk şey “2008 Yahya Kemal Yılı” başlıklı haber oldu. Kültür Bakanı Ertuğrul Günay, büyük şairin ölümünün 50. Yılı münasebetiyle 2008’in Yahya Kemal Yılı olarak kutlanacağını ilan etmişti.

Tren hareket etmişti. Nihayet İstanbul’a dönüyordum. “Ankara’nın en güzel yanı İstanbul’a geri dönüşüdür.” diyen üstadın adı Ankara’dan İstanbul’a giden trene verilmişti. Tren gardan ayrılırken, ben de Yahya Kemal’i düşünmeye başladım.

2 Aralık 1884’te Üsküp Belediye Başkanı İbrahim Naci Bey’in oğlu olarak dünyaya gelen Yahya Kemal’in asıl adı Ahmed Agâh idi. Çocukluğu şiirlerinde de bahsettiği Üsküp’teki Rakofça çiftliğinde geçen şair, ilköğrenimini Mekteb-i Edeb’de tamamladıktan sonra Üsküp İdadisi’ne gitti. Burada okurken aynı zamanda Arapça ve Farsça dersleri alan şairin bu dilleri tam olarak öğrenmesi ise Fransa günlerine rastlar. 1902’de İstanbul’a gelerek Vefa Lisesi’ne giren şair 1903 yılında Jön Türklere katılıp Abdülhamid’e muhalefet ettiği için Fransa’ya kaçmak zorunda kalır. 1904’te Siyasal Bilgiler Yüksek Okulu’na giren ve 1912’de İstanbul’a dönen şair, 1913’ten itibaren Darüşşafaka’da tarih ve edebiyat, Medreset’ül Vaizin’de uygarlık tarihi dersleri vermeye başlamıştır. Bu döneme kadar kendisini Batı kültürüne hayran biri olarak görürken bu dönemden itibaren İstanbul aşığı ve Müslüman yanının ön plana çıktığını görüyoruz.

1918’de çıkardığı “Dergah” adlı dergiyle taklitten öteye geçerek, batılı anlamda bir Türk şiirini kurduğunu görüyoruz. Bu dergide “Gazel” türünü günlük bir dil ve batılı bir tarzla yaratan şair, Türk şiirinde kaybolan üslup kaygısını tekrar ortaya çıkaran isim oldu. Bu dönemde “İleri”, “Tevhid-i Efkar” ve “Hakimiyet-i Milliye” gibi gazetelerde milli mücadele yanlısı yazılar yazan Yahya Kemal, 1922’de Lozan’a giden heyette yer aldı. 1923’te Urfa milletvekili olan şair, 1926’da Varşova, 1929’da Madrid ortaelçiliklerinde bulunduktan sonra, 1935’te Tekirdağ ve 1943-1946 arasında İstanbul milletvekilliği yaptı. 1948’de Pakistan büyükelçiliğine atanan şair, 1949’da emekli olduktan sonra İstanbul’a döndü. Bir süre Akşam ve Cumhuriyet gibi gazetelerde yazılarına devam eden Beyatlı, 1958 yılında hayata veda etti.

Düz yazı ve şiirleriyle o dönem batıyı taklit ile doğuya itaat arasında kalan Türk şiirine özünden kopmadan, eski şiire modern bir ruh katarak yeni bir tarz yaratılabileceğini gösteren Yahya Kemal, bu yönüyle modern Türk şiirinin atası kabul edilir. Çağdaşı olan Ahmet Hamdi Tanpınar, onun için “Türkçe hakiki bir şaire muhtaçtı. Yahya Kemal işte böyle bir zamanda geldi. Ve bu gelişle şiirimizin havası baştan başa değişti.” demiştir.

Fransa’ya gitmeden önce ve Fransa’dayken batı hayranı yönü ön plana çıkan şairin, hayatının dönüm noktası İstanbul’a döndükten sonra Ziya Gökalp ile tanışması olmuştur. Bu dönemden sonra Şavkar Altınel’in deyişiyle “hiçbir zaman adi bir milliyetçiliğe düşmeden, bize belli özellikleri olan bir ulusun üyeleri olduğumuzu hatırlatan” şairin hayatını ve yazılarını etkileyen bir diğer olay da Süleymaniye’deki “O” bayram sabahı olsa gerek… “Süleymaniye’de Bayram Sabahı” adlı şiirinde Osmanlı Tarihi ve İslam ögelerini çok iyi işleyen şair, hayatı boyunca bir ayağı Osmanlı, bir ayağı modern Türk şiirinde olarak yaşamıştır.

Sokak diline hakim olan ve bu dile yeni anlamlar yükleyerek yazan üstat, Türk dili için de “Bir sedefin içinde okyanusun bütün uğultusu hissedildiği gibi, Türkçeyi ifade etmeyi der-uhte eden sanatkârın kalbinde de bütün şiirimiz öyle uğuldamalıdır.” yorumunu yapmıştır. Yine Ahmet Hamdi Tanpınar’ın, hakkında “Hiçbirimiz Türkçeyi onun kadar sevmedik.” dediği şair, aynı zamanda Hayyam rubailerini Türkçeye çeviren ilk yazardır. Rubaileri Türkçeye çevirirken “Hayyam Türk olsaydı bu rubaileri nasıl söylerdi?” diye düşündüğünü Beyatlı, şu rubaisi ile açıklar:

Hayyâm’ı alıp tercüme et derlerse
Öğrenmek içün tâlib isen bir derse
Derdim ki rubâîsini nazmetmelisin
Hayyâm onu Türkî’de nasıl söylerse

Nobel ödüllü yazarımız Orhan Pamuk tarafından da “İstanbul’un en etkili ve en büyük şairi” olarak nitelenen Yahya Kemal’in şiirlerinden bazıları birçok müzisyen tarafından bestelenmiştir. Bununla birlikte, mükemmeliyetçiliğinden dolayı eserlerini hiçbir zaman kitaplaştırmayan üstadın eserleri, ölümünden sonra Nihad Sami Banarlı başkanlığında kurulan “Yahya Kemal Enstitüsü” tarafından toplanarak 12 kitap halinde yayınlanmıştır.

Yazımın sonuna gelirken, kendisinin hazırcevaplılığını gösteren birkaç anekdotunu da anlatmadan geçemeyeceğim:

Yeni neslin meşhur şair ve ressamı Yahya Kemal’e sorar:
-          Ne dersin üstad? Resim mi yapayım şiir mi yazayım?
-          Resim yap, resim!
-          Fakat siz benim tablolarımı hiç görmediniz ki?
-          Evet, ama şiirlerini gördüm.

***

Yahya Kemal’e yetiştirdiler:
-          Dün gençlerden biri sizin şiirlerinizi okudu!
-          Okusun!
-          Fakat okurken şiirlerinizi mahvetti!
Üstat gayet sakin:
-          Çok iyi etmiş.
-          Sahi mi söylüyorsunuz?
-          Evet, o şiirler beni zaten mahvetmişti, gençler de onları mahvetmek sureti ile benim intikamımı almış oluyorlar.

***

Beyoğlu’nun dik yokuşlarından birini tırmanırken tıkanan üstat, bir bakkalın önündeki sandalyeye oturur. Onu müşteri sanan bakkal “Bir şey mi alacaktınız?” diye sorar. Yahya Kemal:

-Sadece biraz hava alacaktım. 


*: 2008 yılında Yahya Kemal'in 50. ölüm yıldönümü ve Yahya Kemal Yılı olması sebebiyle lise dergimiz MARTI'ya yazdığım yazı. Şairin doğum günü olması dolayısıyla yakın zamanda bilgisayarımda bulduğum bu yazıyı blogumda da saklamak istedim. 

5 Eylül 2017 Salı

Muzaffer İzgü


        Okuduğum ilk kitabı aynı zamanda sahip olduğum ilk imzalı kitaptı, ilkokuluma geldiği bir söyleşiden sonra imzalatmıştım. Bunu sırasıyla ilkokul öğretmenimin bana hediye olarak aldığı, okurken çok güldüğüm ama içindeki öykülerde yer alan ince politik taşlamaları büyüyünce anlayıp daha da sevdiğim "Ortadireği Yıkan Ayı" kitabı, Anneannem serisi ve bana dünyayı bir köy çocuğunun gözünden de görebilmeyi sağlayan Ökkeş serisi takip etti. 
        Değindiği konular, ufkuma kattıkları bir yana, sadece okuma alışkanlığı kazanmama olan katkısıyla bile yeri çok ayrıdır Muzaffer İzgü'nün, hiç dersime girmemesine rağmen öğretmenim diye anabileceğim bir yazar olmayı başarması da bundandır. Son sözlerinde söylediği gibi, onun yetiştirdiği onurlu çocuklardan biri olarak, kendi çocuklarıma da onun kitaplarını okutacağıma hiç şüphem yok. İyi ki yazmış, iyi ki okumuşuz.

28 Mart 2017 Salı

Bekle Bizi İstanbul…




Albümün çıkış yılına bakılırsa 3 yaşındaymışım Edip Akbayram bu şarkıyı ilk söylediği zamanlar. Klibi çıktığında da en fazla 4-5 yaşındayımdır. Daha fazla da olamam zaten. Bandırma ile İstanbul arasını 5 saatte alan balkon sefalı vapurlar yerini hızlı, konforlu ama ruhsuz feribotlara bırakmamıştı henüz. Annem hala anlatır, o yolculuklardan birinde 5 saat boyunca bu şarkıyı söylemişim. Hala anlatır o yaşta bu şarkıyı nereden öğrenip de söylediğime anlam veremeden şaşkınlıkla izlediklerini.

Taşrada doğup büyüyen biri için İstanbul her zaman daha gizemli ve merak uyandırıcı bir güzellikte gözükür. Aynı şehre karşı şu an yaşadığım hisleri düşünürsek zamanla “dışı seni içi beni yakar” ruh haline bürünmüşüm İstanbul’a karşı belli ki. Tabi o zaman sadece o an İstanbul’a gelmekte olduğumuz ve şarkının melodisi hoşuma gittiği için mırıldandığım şarkının anlattıklarını anlamam için belki o anki yaşımın iki katı kadar daha yaşamam gerekti. Hatta sonrasında Vedat Türkali’nin bu şarkıya güfte olan şiirini de öğrendiğimde, özellikle şarkıda geçmeyen şu 3 dize beni en çok etkileyen kısmı olmuştu:

"Ve uzaklardan 

Ve uzaklardan seni düşündüğüm bugünlerde 
Sen şimdi haramilerin elindesin İstanbul"


O zamanlar İstanbul’u uzaktan büyülenerek izleyen çocuk gitmiş, İstanbul’da yaşamaya başlayan ama bir yandan kendini bu büyük şehirde çok yalnız hisseden çocuk gelmişti. Ergenliğin verdiği isyankâr ve sola yatan bir gemi misali muhalif ruh hali, Kadıköy sokakları, lisede girilen arkadaş ortamları derken bu şarkının anlattıkları da bambaşka şeyler olmaya başladı.

Bugünse hem hayata hem İstanbul’a karşı düşünceleri, bakışı, duyguları bambaşka bir yetişkin adayıyım sanırım yine. Belki başkaları yetişkin demeyi tercih eder, ama ben 5 yıl sonra bu sefer aynı şeyleri bambaşka şekillerde yorumlayacağımdan, aynı şarkıları dinlemenin farklı hisler uyandıracağından emin olduğumdan “tamam ben yetiştim, yetişkin oldum” demekten imtina ediyorum.

Önceki akşam Youtube’un önerdiği bir şarkıdan önce 5 yaşındaki halime, sonra Kadıköy sokaklarındaki ergenliğime uğrayıp en son 26 yaşında beyaz yakalı halimde son bulan bir yolculuğa çıkıverdim ve aylar sonra bir şeyler yazmak istedim. Böyle güzel sanat eserlerinin bir güzel özelliği de bu değil midir zaten; hissettirdikleri ve düşündürdükleri farklı olsa da her seferinde insanın kalbinde bir yerlere dokunmayı başarması…

O zaman bir kere de çocukluk ve gençlik günlerinin hatırına ve büyük usta Edip Akbayram ve Vedat Türkali’ye ve haramilerin elindeki İstanbul şehrinin hala güzel kalmayı başarabilmiş az sayıdaki yanlarına selam niyetine dinleyelim bu güzel eseri.

27 Temmuz 2016 Çarşamba

Biz Hayır Diyoruz!


      Normalde sosyal medyadan kitap tavsiyesi verme adetim yoktur ama bu adeti bozmaya değer bir kitap bu.

      “Biz Hayır Diyoruz” Metis tarafından yayınlanan bir Eduardo Galeano yazıları seçkisi. Benimse okuduğum ilk Eduardo Galeano kitabı. Bundan sonra da son olmayacağına eminim. Seçkidekilerin bazıları Eduardo Galeano’nun bütün dünyada yankı uyandıran ve tartışılan yazıları iken, bazı yazılar Güney Amerika ülkeleri ile Türkiye arasındaki benzerlikleri ortaya koymak için editörler tarafından özel olarak belirlenmiş. Kimi yazılarını ise (özellikle 2000’lerden sonra yazılanlar) bizzat Eduardo Galeano Türkiyeli okurlara özel olarak seçmiş.

      Bu yazılarında Galeano kimi zaman kendisiyle yüzleşirken, kimi zaman yazarın görevinin ne olduğunu ve topluma karşı sorumluluğunu sorguluyor: Siyasi baskı sebebiyle düşüncelerini özgürce ifade edemeyen veya hapse gönderilmiş bir yazarın durumunun da bir nevi sürgün olup olmadığı fikrini akıllara düşürüyor, “karın tokluğuna yaşamaya çalışan insanların ülkesinde, kitapların bu kişilerin alım gücünü aşması da sansürün ve ifade özgürlüğünün kısıtlanmasının bir başka çeşidi değil midir?” sorusunu çarpıyor yüzümüze.

      Bunun dışında bazen Zidane’ın 2006 Dünya Kupası finalindeki sansasyonel hareketi üzerinden futbol-küreselleşme ve ırkçılık ilişkisini, bazense ünlü fotoğrafçı Sebastiao Salgado’nun eserleri üzerinden Üçüncü Dünya ülkelerindeki açlığı ve Batı Dünyası’nın buna karşı olan körlüğü ve iletişimsizliğini, hatta daha da ileri giderek bundaki payını inceliyor.

      Ve tabi ki Güney Amerika yerlileri. Galeano en çok da Avrupalılar tarafından bu topraklardaki kökleri 10000-15000 sene önceki Maya uygarlıklarına dayanan insanlara yapılan planlı zulüm ve onların yıllarca görmezden gelinmesini – ve zaman zaman hala da görmezden gelinmelerini - taşıyor yazılarına. Dünyanın geri kalanına ilkel ve barbar olarak yansıtılan bu insanların aslında 1500’lü yıllarda topraklarını işgal eden Avrupalılardan ne kadar da daha aydın fikirli olduklarını gösteriyor. Katolik düşünce yapısı kendi kültürünü empoze edene kadar eşcinselliğin Amerika topraklarında normal görülüşünü, gelip de kendi kültürlerini anlatan bir Avrupalı’ya “Peki siz krallarınızı neye göre seçiyorsunuz?” diye soran – kadınlar ve erkekler tarafından birlikte seçilmiş – bir kabile reisini ve kabilelerin birbirleriyle savaşa giriştiği bir dönemde bu savaşı bitirene kadar cinsellik grevi yaparak erkekleri barışın yoluna getiren cesur yerli kadınları, anneleri anlatıyor bize. Ve resmi tarihin yazmamasına rağmen toprak reformunu yapan ilk ülkenin Uruguay, köleliği kaldıran ilk ülkenin Haiti olduğunu, fakat şimdi bu Haiti halkının ülkelerinde çıka(rıla)n iç savaş yüzünden nasıl da başka coğrafyalara kaçmak zorunda kaldığını söylüyor bize. Bu noktada ülkesindeki iç savaştan kaçarken Karayip Denizi’nde boğulan Haitililer ile Ege Denizi’nde boğulan Suriyeliler’in kaderleri arasında ilişki kurup ders çıkarmak ve bu benzer senaryonun ortak aktörlerini sorgulamak da biz okurlara düşüyor.

      Bu kitap sayesinde yaşanılan coğrafya değişse de, Güney Amerika’ya da baksak Ortadoğu’ya da baksak “gelişmekte olan” ülkelerin kaderlerinin pek de değişmediğini görüyor; ve tıpkı Galeano gibi biz de “Batı Dünyası”nın bizi razı etmeye çalıştığı korku imparatorluklarına, hala devam eden sömürgeci anlayışa, demokrasi görünümlü diktatörlüklere, paranın ve savaşın özgürlüğüne-övülmesine hayır diyerek bir kere daha insan onuruna, barışa, gerçek demokrasiye ve sanatın ve aşkın gücüne evet diyoruz. Aynı zamanda bu eser sayesinde Eduardo Galeano’nun neden “Dünya’nın vicdanı”* olarak nitelendirildiğini de bir kere daha anlama şansı yakalamak mümkün oluyor.

      Ben gerçekten -ilk defa blogdan bir kitap tavsiye edecek kadar – beğendim ve etkilendim. Sizin de okumanızı tavsiye ediyor ve beğeneceğinizi umuyorum.

      Şimdiden keyifli okumalar. 


*: Eduardo Galeano için "Dünya'nın vicdanı" tanımlaması John Berger'a aittir.

30 Mayıs 2016 Pazartesi

yaratılanların en zalimi*

"ABD'deki bir hayvanat bahçesinde, bulunduğu alana düşen dört yaşındaki çocuğu yakalayan goril, yetkililer tarafından vurularak öldürüldü.Cincinnati kentindeki hayvanat bahçesinde bir çocuk, 180 kiloluk bir gorilin bulunduğu, çitlerle çevrili hendeğe düştü.'Olayın hayati tehlike oluşturduğunu' söyleyen hayvanat bahçesi yetkilileri gorili vurdu.Geçen hafta Şili'de iki aslan, bir adamın kafeslerine girmesi sonrası öldürülmüştü. Adamın intihar girişiminde bulunduğu belirtilmişti.Kazada çocuk, yaklaşık 3 metre yükseklikten gorilin yanına düştü.Amatör bir video görüntüsünde, gorilin çocuğu yakalayıp sığ suda kısa bir süre sürüklediği görülüyor.Goril daha sonra duruyor ve altında bulunan çocuğa bakıyor.Olayda çocuğun yaklaşık 10 dakika gorilin yanında bulunduğu aktarıldı.Bu batı ova gorilinin 17 yaşında olduğu, adının Harambe olduğu bildirildi.Çocuk, olayın ardından hastaneye kaldırıldı.
Image copyright
Sağlık durumuyla ilgili açıklama yapılmamakla birlikte çocuğun iyileştiği düşünülüyor.Cincinnati hayvanat bahçesi müdürü Thane Maynard, "Yetkililer zor bir seçim yaptı. Ama doğru bir seçim yaptılar çünkü çocuğun hayatını kurtardılar. Durum çok kötü olabilirdi" dedi.Maynard, yatıştırıcının böyle bir durum için yeteri kadar hızlı bir etkisi olmayacağını bu yüzden öldürme yoluna gidildiğini söyledi.Hayvanat bahçesi müdürü, 'olay sırasında her ne kadar çocuğun saldırıya uğramasa da açık olarak risk altında olduğunu' söyledi.Maynard, 'bu trajik kazada gorilin ölümü nedeniyle üzgün olduklarını, ortadakinin hayvanat bahçesi ailesi ve dünyadaki goril nüfusu açısından büyük bir kayıp olduğunu' belirtti." 
BBC Türkçe Linki: http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/05/160529_goril_kaza 

        Sanırım insanoğlunun kibri ve kendini doğadaki varlıkların en üstünü olarak görmesi devam ettiği sürece bu tarz olaylara şahit olmaya devam edeceğiz. Bense maalesef oradaki insanın hayatını gorilin hayatından daha önemli ve daha değerli yapan şeyin ne olduğunu anlamakta gerçekten güçlük çekiyorum. O gorili de hayatta tutacak bir çözüm bulmak gerçekten mümkün değil miydi? Üstelik o goril yanında yaklaşık 10 dakika kadar duran çocuğa bir zarar vermemişken ve daha önce de benzer olayların yaşandığı ve bu örneklerde hayvanların çocuklara hiçbir zarar vermediği, hatta korumaya çalıştığı bilinirken...

        Daha da önemli ve tartışılması gereken konu ise hayvanat bahçesi adı verilen, buna hakkımız olup olmadığını dahi düşünmeden hayvanların özgürlüğünü ellerinden aldığımız hapishaneler ve bunların tamamının ne kadar büyük bir zalimliğin eseri olduğu. Tahminim o ki, Avrupa’da 1900’lerin başlarına kadar yer alan ve bugün utançla hatırlanan insanat** bahçeleri gibi, bundan bir süre sonra bu hayvanat bahçeleri de utançla hatırlanan şeylerden olacak.

        Doğadaki diğer varlıklardan özel bir üstünlüğümüz olduğunu düşünmüyorum, ama doğanın en zalimi olduğumuzdan hiç şüphem yok.

*: insan türünü "yaratılanların en üstünü" olarak tanımlayan bir ayetten ilham alarak.
**: "insanat" bahçeleri hakkında detaylı bilgi için: http://onedio.com/haber/sadece-adi-bile-tuyler-urperten-insanat-bahceleri-ve-en-buyuk-magduru-ota-benga-629032 

24 Mayıs 2016 Salı

Şah ve Padişah

"şirler pençe-i kahrımda olurken lerzân.
beni bir gözleri âhûya zebûn etti felek."

        Şiirin tam kimin tarafından yazıldığı kesin değil ama Selimî mahlasıyla yazan Yavuz Sultan Selim’e ait olduğuna dair rivayetler daha fazla. Kaldı ki sözlerine bakınca da insan bu dizeleri yazmak ancak oldukça kudret sahibi ve acımasızlığıyla bilinen birine yakışırdı diye düşünüyor. Pençe-i kahrında lerzan olan şirlerle (pençesinin korkusundan titreyen aslanlarla) övünen bir adamın “Şirpençe” adlı bir hastalıktan muzdarip olarak hayatını kaybetmesi ise olsa olsa Tanrı’nın kelime oyunlu bir ince esprisi olsa gerek. Buna da Cemal Süreya “Yazgıcı Şiir”inde şu dizelerle değinmiş:


“Nasıl anımsamazsın Yavuz Sultan Selim'i,
Yabanıl bir beğeni arardı zulumlarda;
Övünürdü şirlerle, pençe-i kahrındaki.
- Ama sonunda parça parça
Şir-pençeden gittiydi.”


        Selimî’nin Mercidabık zaferi dönüşü kaldığı bir evde âşık olduğu Türkmen kızının ölümünün ardından yazdığı rivayet olunan bu şiirini yaklaşık 450-500 yıl sonra besteleyen ise Cem Karaca olmuş. İnsanın tüylerini ürperten bir beste ortaya çıkaran ve dinlerken hem şairin gücünü hem de aşk karşısındaki güçsüzlüğünü notalarla gayet iyi göstermeyi başaran Cem Karaca’nın da aynı zamanda en az Tanrı kadar iyi bir ironi anlayışına sahip olduğunu görüyoruz. Zira şarkının hızlandığı kısımlarda okuduğu bir şiir var ki, o şiir de aynı dönemlerde Hatayî mahlasıyla yazan bir halk şairi ve aynı zamanda devlet adamına ait. Evet, bu devlet adamı da Selim’in hayattaki en büyük düşmanı Şah İsmail’den başkası değil. Yaşarlarken bir araya gelmeleri bile düşünülemeyecek bu iki hükümdar 500 yıl sonra aynı beste ile bir araya gelirken anlattıkları şey ise üzerinden 500 yıl geçse bile değişmeyen bir gerçeklik olmuş: İnsanın aşk karşısındaki güçsüzlüğü. İki şiirde bahsedilen aşkın farklı türleri bile olsa aşk ve onun gücü hep aynı değil mi herkes için? O halde buyurun şarkıyı bir de hikayesini okuduktan sonra dinleyin:



        Şarkının aynı zamanda siyasi bir yönü de var tabi. Cem Karaca bu şarkıyı yaparken Şah İsmail’in Türkçe şiirler yazarken İranlı diye anılmasındaki, Selim’in ise Türk diye anılırken yazdığı şiirlerin Farsça olmasındaki ironiyi göstermek istediğini söylüyor. Gelgelelim bu mesajı alabilmek de ancak okullarda anlatılan resmi tarihin ötesine geçebilmekle ve meselenin arkasındaki dini ve etnik temelleri öğrenmekle mümkün. Zaten hayatta çoğu iyi şeyi kavramak ancak okulda anlatılanların dışına çıkabilmekle olabiliyor. Bu güzel eser de sadece bunu tekrar yüzümüze vuran ve bize yol gösteren ufak bir örnek. Aşkın gücünden ve insanı güçsüz bırakışından sonra verdiği ikinci ders de bu diyebiliriz bu durumda.

6 Nisan 2016 Çarşamba

A worried man with a worried mind...


      Bob Dylan ustanın ilk dönemlerinde yaptığı ve içinde mızıka ezgileri barındıran şarkılarını daha fazla sevdiğim doğru. Özellikle lisede iPod’umun hatırı sayılır bir kısmı bunlardan oluşmaktaydı. Fakat bu durumun istisnası olarak gördüğüm bazı eserleri de mevcut. “Things Have Changed” de gerek sürekli aynı ama deşarj edici bir tonda devam eden müziği, gerekse insanın kendine ve hayata yabancılaşmasını anlatan felsefi sözleriyle bu istisnaların birinci sırasındaydı.

      Son günlerde ise içinde bulunduğum durumun verdiği ruh halinden olsa gerek, uzun zamandır dinlemediğim bu şarkıyı gün içinde tekrar tekrar dinler veya mırıldanır bulmaya başladım kendimi. Bunun üzerine bir türlü izlemeye fırsat olmayan, bu şarkının soundtrack olarak yapıldığı ve en iyi müzik Oscar’ını kazandırdığı, fakat ülkemizde vizyona girmeyen (izleyince neden girmediğini anlamak zor değil) “Wonder Boys” filmini de nihayet izlemem bu şarkıyı gözümde bambaşka bir boyuta taşıdı. İzlerken belki “hayatımın filmi” dedirtmeyen; ama karakterleri, konusu ve sıcaklığıyla sizi içine çeken ve üzerinden biraz zaman geçtikten sonra kesinlikle tekrar izleme isteği uyandıran bir film Wonder Boys. En güzel yanlarından biri de içinde bol bol edebiyatın da yer alması (zaten senaryo da bir romandan uyarlama). Bob Dylan da ozanlığını konuşturarak bu şarkıya yazılabilecek en iyi şarkılardan birini yazmış.

      Klibinin ise filmdeki önemli sahnelerden oluştuğunu (klibi izleyeli uzun yıllar olmasına rağmen) filmi izleyince fark ettim. Hoşluk olarak, filmde başrol Michael Douglas’ın oynadığı bazı önemli sahneler klip için birebir aynı şekilde Bob Dylan tarafından canlandırılmış. Fakat klibi beğenmek için filmi izlemenize gerek yok, sadece klibi izleyince bile Bob Dylan’ın o yabancılık ve “Ne işim var benim burada?” hissini gayet iyi verdiğini görüyorsunuz. Diğer taraftan film için de birkaç şey söylemem gerekirse, sırf sevdiğim şarkı hatırına diye izlemeye başlayıp en iyi Michael Douglas performanslarından biriyle karşılaştığımı; edebiyat, aşk, erkeklerin orta yaş bunalımı, önemli seçimler yapmanın zorluğu gibi birçok konuyu gayet dengeli bir şekilde ve ince esprilerle süsleyerek işlediğini belirtmeden geçemeyeceğim. Vaktiniz olursa da izlemenizi tavsiye edeceğim, underrated olarak dahi nitelendirilebilecek bir film çıkmış ortaya.

      Bu vesileyle de günlerdir kafamda çalıp duran bu şarkıyı sizinle de paylaşmak istedim. Bilenler için bir saygı duruşu, bilmeyenler için ise bildirme niyetine. Bob Dylan gibi büyük ustalar henüz hayattalarken onların hakkını daha iyi vermeliyiz diye düşünüyorum. Neticede kendisinin de dediği gibi, “bir gün ölecek, ve biz 'bir önceki albümü daha iyiydi' diyemeyeceğiz.”, öyle değil mi?

23 Mart 2016 Çarşamba

Tarçın



      Birkaç ay önce blogumda paylaştığım “Tarçın’ın Hayatını Yaşamak” başlıklı yazımı hatırlayanlarınız vardır. (Hatırlamayan veya tekrar okumak isteyenler için: http://bit.ly/1pI1hNz veya 3 alttaki post). Yazıda sürekli hareket ettiği için bir türlü fotoğrafını çekemediğimden bahsetmiştim. Geçtiğimiz ay ise nihayet bu makûs talihi kırmış bulunmaktayım.

      Yolumun Erdek’e düştüğü ve evin yakınlarında dolaştığım bir akşam saatinde birden bir köpeğin ısrarla havlamaya başlamasıyla irkilmiştim. Muhtemelen kış günü bu tenha sokaklarda kimin dolaştığını merak etmişti mahallenin bir sahibi edasıyla. Gözlerimi ona çevirmemle bana havlayanın bizim normal zamanda cool ve sakin takılan Tarçın olduğunu farketmem bir oldu. Fakat bu sefer normalde olduğu gibi hızla hareket etmiyor, sadece durduğu yerde duruyor ve havlıyordu. O an dili olsa sanki “Benim hakkımda yazdığın yazıyı gördüm, hoşuma da gitti. Fotoğrafımı bir türlü çekemediğini söylemişsin, hadi buyur çek” diyecek gibiydi. Ben de hemen telefonuma yöneldim ve yukarıda gördüğünüz fotoğrafı çektim. Tarçın usluca durarak ve gayet havalı bir şekilde poz vermeye devam etmekteydi fakat ben yine de bulunduğu yerin evlerinin bahçesi olduğunu ve ev sahiplerinin görürlerse kızabileceklerini düşünerek hemen 1-2 poz çekerek oradan uzaklaştım. Olayın heyecanıyla ve gecenin karanlığında çekebildiğim en net poz da bu oldu.

      İşte huzurlarınızda o meşhur Tarçın! :)


18 Mart 2016 Cuma

kendime dair 2: pazar yerleri

"Dağılmış pazar yerlerine benziyor şimdi istasyonlar
Ve dağılmış pazar yerlerine memleket"
Edip CANSEVER

        Pazar kurulan sokakların akşam o pazar toplandıktan sonraki halleri oldum olası hüzünlü gelmiştir bana. Günün aydınlığında cıvıl cıvıl gözüken, pazarcıların sesleriyle çınlayıp duran ve kalabalıktan yürünmeyen sokaklar karanlığın çökmesiyle birden tenhalaşır. Gündüz panayır yerini andıran sokağın artık büyük bir afet yaşamış bir şehirden farkı yoktur sanki. Yerlerde ezilmiş ya da beğenilmeyip atılmış meyveler, kaldırım kenarlarında kırılmış sebze kasaları ve sokağın dört bir yanına yayılmış çöpler… Sokaktaki savaş sonrasını andıran bu hüzünlü dağınıklığı ve sessizliği bozan tek şey ise sokağı ertesi sabaha kadar eski haline döndürmek üzere gelen çöp arabaları ve temizlik görevlilerinin sesidir.

        Bu dönem perşembe akşamları yüksek lisans dersim var ve gece eve metroyla döndüğüm için metrodan yürürken Acıbadem pazarının kurulduğu sokağın yanından geçiyorum. Hatta bazı perşembeler rotamı biraz değiştiriyor ve sokağı baştan başa yürüyorum. Oradan geçerken yerdeki meyvelerin, kasaların, çöplerin her birine dikkatle bakıyorum. Bu şeylerin de insanlar gibi kendince bir hikayeleri olduğunu tasavvur etmeye ve kimse tarafından beğenilmemenin ya da kırılıp bir kenara atılmanın onlara neler hissettirebileceğini anlamaya çalışıyorum. Bunun yanında o an bir enkaz yerini andıran sokağın sabahki cıvıltılı halini ve pazar kurulmayan bir gündeki sıradan hallerini düşünüyor ve bunları kafamda kıyaslamaya çabalıyorum. Nedense bu yolculuk bana tasviri zor ama içinde hafiften hüzün de barındıran tatlı bir keyif veriyor. Kadıköy Salı Pazarı veya doğduğum kentteki Cumartesi Pazarı gibi sırf pazar kurulması için tahsis edilmiş alanlar değil de, böyle mahalle arasındaki bir ya da birkaç sokağa açılmış pazarlar çok daha iyi veriyor bu hissi. Bir gün yolunuz böyle bir pazara düşerse bir an için dış dünyanın seslerine kendinizi kapatın ve sadece sokağın sesini, ruhunu dinlemeye çalışın. Hele bir de o sokağın her iki (hatta sıradan bir gündeki haliyle beraber üç) halini de görme şansını yakalarsanız, eminim bahsettiğim şeyi daha da iyi anlayacaksınız. 


Merak edenler için buyurun sokağın Acıbadem Caddesi değil de diğer tarafındaki girişinden bir fotoğraf, geçtiğimiz perşembe akşamlarından birinde çekmiş olmalıyım. Resmi adı "Necip Bey Sokak" diye biliyorum. Daha net ve güzel bir fotoğrafını çekersem onu da eklerim.

14 Mart 2016 Pazartesi

Ankara




yine de kötü bir kış geçirmedik sanıyorum
altın düştü örneğin
karlar beyaz yağdı, direndi uzun zaman
geleceğin sevgisi bir aklık olarak başladı
sevgilim senin ellerin bir keçi sever kadar taze
sevgilim kolera yavaşladı
üstelik birkaç kez de aya gidildi
gelindi bile

şimdi ey benim badem gözlüm
su çiçeği, kızamık boğmaca geçirmişim
ancak ölünce hatırlanan sarışınım
altın sarısının beyaza dönüştüğü şu günlerde
sabah sabah aç karnına ölünen şu günlerde
kararlı yüreğin bir manşeti yadırgarken
silah kullanmayı isterken ellerin şu günlerde
-sana onu da öğretirim-
yüreğin kıpır kıpır yerinde duramazken
saçını taramamaktan aktardığın sıkıntı
sarı bir boya halinde parmaklarına yayılırken
öyle bir sarı boya ki kanlardan damıtılmış
ve kanların bağışlanmaz dirimini taşıyan
sana bir türkü söyliyeyim
güzel olmasın gerçek olsun
beklet kendini hazır dur
adı belirsiz bademlerle birlik dur
söğütlerle birlik dur
kağnı güdenlerle birlik dur
şehir kuşatanlarla birlik dur
ölen ve yara alanlarla birlik dur:


bir tarihte bir dağ yamacında
onikibinsekizyüzelliüç kişi öldü
yamaç yeşildi çünkü bir bahara başlıyordu
ölenlerin bir kısmı, tüfeksiz, onların bir kısmı
tüfek müfek bir yana donsuz gömleksizdi
sayı bilmezlerdi toptandılar
böylece bir yerlerde toplandılar
yürekleri uzun bir süre atmadı
aslında
çoğu da insan olduğundan yüreksizdi

bir sürü alan ve ova bir sürü ağaçaltı ve orman
ölmemeye bir sürü bahane
örneğin suyu görünce hemen ayaklarını soktular
çünkü gölgeli bir su her zaman
bitmemiş bir yapıda her zaman
çünkü sonu buysa
ölmek elbette gereksizdi


bilirim hoşuna gitmiştir bu ilkel türkü
ilkelliği bütün bir yaz ve kış yaşanan
çünkü sağlıklı bir güneşe taparsın sen
her bir ışını şiir yazanlara umut ve hüzün veren
bir karanfil olarak sürer gider belleğinde
atı ve insanı doyuran çavdar
sevgilim hazırlığın tamdır
ve şiire artık saygın yok
üstelik ben de seninleyim bu konuda
pazardan kârsız dönen köylüler gibi

kanın ateşin ve seslerin böyle cömertçe kullanıldığı
böyle sorumsuzca kullanıldığı bir dönemde
herkesin şimdilik hakkı vardır hüzünlenmeye

yukarda dediğime bakma aslında
başarısız boktan bir kış geçirdik
kanımız bile doğru dürüst akmadı
bir sürü çocuğu öldürdüler."


*****


        Karanlık günlerden geçiyoruz. Hiç suçumuz olmamasına rağmen (belki de suçumuz çok büyük) üzerimiz kanla kirleniyor, ruhlarımız yıpranıyor.

        Böyle bir durumda ruhumuzu her şeye rağmen temiz tutabilmenin, akıl sağlığımızı korumanın en iyi, belki de tek yolu şiir okumak. evet şiir okuyun.

        Ben ancak öyle hissedebiliyorum hala insan olduğumu.